13 Nisan 2014 Pazar

Doğru Bu

 Çok büyük üzüldüm seneye de üzülürüm. 11 aydır çalıştığım yerden istifa ettim geçenlerde. Aslında hiç başlamamıştım işe nasıl istifa ettim anlamadım. İşsizim. Hiç iş sahibi de olmadım.Çorap değiştirir gibi acı değiştiriyorum. Acaba hayırlı evlat olmak nasıl bir duygu. Dört beş ay önce bir dost meclisinde kahkaha attım aradan beş on saniye geçti şöyle bir durdum hemen toparlandım utandım gülmekten utandım. Yaşadığım şeye ihanet ettim sanki. Bilmiyorum.

  Bilerek doğuruyoruz acıları. Bilerek ölüyor ve bilerek yaşıyoruz. Pişmanlığın ve geriye dönüşün faide vermeyeceği o günü de biliyoruz. Bilerek hata yapıyor ve bilerek yaptığımız hataya üzülüyoruz. Bilerek saçmalıyor bilerek diriliyoruz. Bilerek yalan söylüyor bilerek aşık oluyoruz. Bilerek yaraların kabuklarını kolayca kaldırıyoruz. Bilerek hüzün kitaplarına adımızı yazdırıyoruz. Bilerek yüreğimize paha biçiyoruz.
Biraz gurbet olmuşuz biraz memleket. Biraz yabancı olmuşuz biraz biraz tanıdık. Biraz cevap olmuşuz biraz soru. Her şeyden azar azarız. Hiçbir şeyden çoğuz. İyiden uzak hüzne yakın, acıya paralel hüzne dik olmuşuz. Toparlanamıyor belimizi doğrultamıyoruz. Boynumuzdan bağlamışlar yaşamaya. İsmimiz yazmıyor ilmeğimizde. Ne bir türkü olmuşuz ne de bir hasret. Tüm bu telaşın içerisinde bir “var” var. Tüm bu varlığın içinde bir yokluk var. Umudun ışıkları tünelin sonunda dörtlüleri yakmış bekliyor aslında. Tünele girince telefon çekmeyeceği için korkuyoruz tünele girmeye. Prize yakın olmasak yaşayacağız belki. Sabah uyandığımızda beyaz ekranlara değil de gökyüzüne bakmayı becerebilirsek olur.
Sonbaharda, karanlıkta, gecenin bitimi, takatin son damlasında. Hatta ve hatta tüm bu telaşın içinde bilerek unuttuğumuz görmezden geldiğimiz o “var” a dönüyoruz aslında hep, bilerek veya bilmeyerek. İsteyerek veya istemeyerek. Menfaat icabı veya değil. Rehabilitasyon icabı veya değil. Gönül rahatlığı veya değil. Züğürt tesellisi veya değil. Acının içinde kıvranırken dahi dönüyoruz ona. Hata yapmadan önce de dönüyoruz yaparken de yaptıktan sonrada. Korkarak da dönüyoruz. Severek de. Ama dönüyoruz ama seviyoruz. Dönmeyi ve sevmeyi istiyoruz. İşte bu alemi manada vuku bulan bir olaydır. İşte bu bizim gövdemizi tunca dönüştüren sarsılmaz iman kalesidir. Evet iman!


   Evet iman!Yoklukta ve darlıkta. Hatada ve acıda. Her yanlış da ve günahta. Her sevapta ve iyide. Hissediyoruz. İnanıyoruz. Teslim oluyoruz. Acılardan,yanlışlardan, sancılardan arındırmasada, rehabilite etmesede. Sevsede sevmesede. Dönüyoruz. Eve dönüyoruz,kalbimize dönüyoruz,şarkıya dönüyoruz. 



10 Nisan 2014 Perşembe

Dünya noluyor götün başın oynuyor

Yalnızlığa alıştıysanız yalnız değilsinizdir artık. Yalnızlık değerini kaybetmiştir.Basitleştirmiştir yalnızlık. Çorapla ıslak terliğe basmış gibi olursunuz. Rüzgar ne yönden eserse tersi istikamette yürüyoruz.Hiçbir ezgi bizim için çalmıyor. Hiçbir parmak değmiyor bizim için defe. Dönüyoruz. Dönüyoruz hiç varamadıklarımıza. Hiç bilmediklerimize dönüyoruz. Tıpkı bilmediklerimizi düşlediğimiz gibi. İnsan bilmediği daha önce görmediği bir şeyi düşleyemez. Düşleyebiliyorsada o gördüğü düş değildir. Düşünemediğimizi düşleyemeyiz.
Döngü demişken. Tanrı ve yarattıkları. İkisini birbirinden bağımsız düşünüyordum ben şimdiye kadar. Ama dün gece bunun böyle olmadığına kanaat getirdim. Tanrı ve yarattıkları iç içe. Belki de aynı düzlem içerisinde. Zira böyle olmasaydı insanlar Tanrıya inanmamakta özgür olurdu. Allah ve yarattıkları aynı düzlem içerisinde bir sistemde devam ediyor. Bu sistem asla başa dönmüyor. Bu sistem asla bir döngü değil. Başı ve sonu olan bir sistem kesinlikle değil. Bu sistem Tanrı nın kontrolünde maddenin,toprağın,insanın,dünyanın ve alemlerin yaşamlarını sürdürdüğü bir şey. Evet şey. Burada kısır bir döngü yok baş ve son yok. Başlangıç ve bitiş yok. Allahın kontrolünde akıp giden bir akarsu gibi, aynı şeyden iki defa olabilir ama aynı şey kesinlikle başa dönüp aynı şey olarak devam etmiyor. Tıpkı Soundcloud sitesinde var olan şarkıların sırayla çalması gibi. Ama sınır Soundcloud. Bu sitenin içerisinde bir şarkıdan 100 tane olabilir. Ve belirli aralıklarla bu şarkı çalabilir ama asla başa dönmez. (Tabi tekrar et modu koymazsa Soundcloud). Tanrı ve yarattıkları da böyledir. Azer Bülbül ile ilgili bir yazı yazacağım hatırlatın bana.
Bugün gene format attım acılara. Zaten ne zaman acılara format atsam aklıma arabanın triger kayışı gelir. Tövbe edecek yüzümüz olsun yeter demiştim zamanında. Eskiden Küçük Emrah'ın motorcu çetelerle ilgili bir dizisi vardı. Kapkara siyah deri montlar tüylü müylü. Ne güzel günlerdi be. Yormayayım klavyeyi,kelimelere zulmediyorum şu an. İçimden geliyorum çok yorgunum.


2 Mart 2014 Pazar

Kale Arkası

  Hiçbir zaman çözemeyeceğiz annemizin düğümlediği poşetleri. Celladımıza gülümserken verdiğimiz pozları profil fotoğrafları yapınca köprüden atıldık mahzenlere.Afiyet olsun diye yemek getiren kuryelere; “gel beraber olsun” diyen adamlardık en nihayetinde.Ne zamana ayak uydurabildik ne de halaya. Ne halay başı olabildik, ne de mapusa duvar.

  Sevdalarımız sevda olmadı, cefalarımız cefa. Tabipler el çekti bizden. Herkesin tanıdık olduğu yerde yabancı olduk. Ayak bastığımız köprü kurudu. Karıncanın karşısındaki mazlum ağustos böceği olduk. Sıra bize gelince mesai bitti. Kaza yaptık hava yastığı açılmadı. Sigara yaktık otobüs geldi. Mahzunnin yıldızı kaydı göremedik. Nuh’un gemisine bilet bulamadık. Karaborsaya düştü umutlarımız. Ensar olduk muhacir bulamadık. Fransa olduk ihtilal oldu. Azınlık olduk ayakkabımızın deliğinden vurdular.
Müslüm Gürses avamın arabeskçisiydi Orhan entellerin.

 Modernizme söven herkesin kravatı neden çok pahalıydı. Hüzün kitaplarına önsöz olmuşuz. Mutluluğa dansöz.”Yalan hiç yıkılmayacakmış gibi görünür” diyor Ataol Behramoğlu.


  Hayat Mardin kapısıydı biz de atlayamadık..


26 Ocak 2014 Pazar

Dünya Xayine

    Folklorik olarak saygı duyduğunuz totemleri bir kaşık suda boğayım.Unutulmaya yüz tutmuş sancılarınızı geri dönüşüm kutusuna atmayın bana verin. Karşıdan karşıya geçen arkadaş grubunda herkesin koşarak geçip zalimce güldükleri karşıya geçemeyen çocuk kadar korkak, annemiz üzülmesin diye ölmeyecek kadar cesur çocuklardık biz. 


   Memlekette piramit adında bir giyim mağazası vardı ben çocukken. Oraya babam bizi bayramdan bayrama götürür, pantolon ve kazak aldırırdı.  Üçüncü olacak bir mont,ayakkabı alma lüksümüz yoktu. Pantolon ve kazağı da babam seçerdi hippi işi giyinmeyelim diye. Ben biraz daha şanslıydım zira kardeşim hep benim eskilerimi giyerdi. O mağazada tam kasaya parayı ödemeye giderken babam biz sevinelim diye parayı bize verir kendisi dışarıda bizi beklerdi. Kardeşimi tokatlar ben öderdim artislik olsun diye. Ancak kasiyer kadın ürünleri poşetlerken 4 çeşit poşet vardı. Ben bir tane poşeti çok severdim. Koyu kahverengi karton bir poşetti.Üzerinde kocaman bir sarı piramit vardı muazzamdı. Biz sıra bize gelene kadar ben hep o poşete bakardım. İnşallah kıyafetlerimizi o poşette verir diye. Bizden önceki herkese o poşeti verirdi cadı sila kılıklı karı. Sıra tam bize geldiğinde "o poşetten istiyorum" diyemezdim. Hep içimde patlardı. Her bayram o poşetin burukluğunu yaşadım. Her defasında naylon poşetle eve dönerdik. 

   Arda arda sıralanan sıradanların arkasından içimizden seslenirdik, diyemezdik dilimizin ucuna gelen her ne ise. Ağzımızı açsak kurşun yiyecektik. Yayınla kaydet taslağa döndürdü bizim hayatımız.

 Ezra pound ;" Kafamız üzüntüyle dolu, acımızı kim anlar? / 'Üzüntümüz büyük, ama dönemeyiz ülkemize" diyerek özetlemiş mevzuyu. Kabristana yalnız girecek lüksümüz yok,o poşetle girebilirim belki alan olursa. Acılarımız en büyük yoldaşımız en nihayetinde. Su veren itfaiye memuru biz olduk hep bize küfretti neyzen. Konuşmak harcımız olmadı bizim. Metropollerde boğduğumuz gençliğimiz, nasr tutan ayaklarımız gece tarifesi oldu. Bizim yarışmada kazanmak acılı ve sorunluydu önemli olan ölmekti. 





23 Aralık 2013 Pazartesi

Demeden edemedim.


          Köpek sesleri bir harfe nasıl dokunur bilmem ama hüznü pompalayan şey hüznün gene kendisi. Satır başlarına koyduğumuz acılarla, başa taç olan acılar aynı üzümün iki çekirdeği. Yaşlanınca ellerin titrer diye çocukken ellerimi kıtlatmaktan vazgeçmediğim için mi bütün bunlar? Yoksa kepeğe karşı etkili acılarım var benim. Şimdi, bir neden sorusunu bir algoritma içinde değerlendiremiyorum. Neden olgusu tüm kavramlardan uzakta tutulmalı. Önemli doğal alanlar ve türler kapsamına alınmalı. Çerçevelettirip gökyüzüne asılmalı. Çünkü gerçekten bitmeyen neden yapmışlar. Çünkü gerçekten nedendir bunlar diyoruz. Çünkü gerçekten neden diye sorma fırsatını bize veren Şey ile tekrar tekrar hata yapma fırsatını verenle aynı. Piç hayallerim var demiştim zamanında. Sefaletin,acının,mazlumiyetin,aileden izinsiz içilen sigaranın, kardeşinin gelecek kaygısının, üzdüğüm insanların, tahta masaların, sebepsiz sancıların, gavurların kavramlarının, bilgi kirliliğinin, iletişim problemlerinin, toprağın ve gecenin ayakkabı kutularından yaptığı kulübenin de içinde olduğu piç hayallerim. Yaradan intiharı ve otu haram kılmasaymış ne güzel olurmuş diyorum bazen. Bundandır size duygularımı ifade etmeye çalışmamam.
           Her defasında diye başlayan cümlelerin devamı bumeranga gidiyor. Etkisi kısa süren sevgilerin dayanılmaz vurdumduymazlığı beni derinden yaralamıştır hep. Bir sahil kasabasında emekliliği geçirmek için sarf ettiğimiz çabalar dünyanın en gereksiz ve en aptalca çabaları. Yeni bir sekmede sana bakmak. Hayat mücadelesi diye bir şey olmadığı gibi geri alınan,ceterele ze yapılan tüm sakso cümleler bile ikna edici değil. İkna edici olan ikna..Kesinkes emin olduğumuz karakter ve kişiliklerimizin kavramlarını bile karıştırmışız. Hamd olsun üzgünüz kalıbını şantiyede kim kalıba soktuysa o ustanın nasr tutan yüreğini öpeyim.

            Acı parantezine alabilme fırsatını bize ver. Yanlışın doğruyu, zulmün adaleti, kötünün iyiyi, siyahın beyazı siktiği şu dünyada, bunların doğurduğu piç kavramlar bizi yönetiyor. Sahra çölü kadar sahte olan fırsat eşitliği neden sorularına bir cevap olabilir mi? Acı kendinden daha büyük bir kavram doğurabilir mi sorusu sekizinci sınıf pozitivist tavırlar olmasaydı o doğan veya doğabilecek olan şeyi ekmeğe bandırıp yerdik. Adam yüreğinin neler doğurduğunu bilmek için, anadan,babadan,yardan geçmek değil de; küçük hesaplardan,ya ben napıyorum acabalarından ve tüm olumlu hallerden beraat etmeniz gerekir. İkna edici olan intihar girişimi onunla göz göze gelmek değil de bir sobalı evin çocuklara kazınmış izlerini bulmak olabilir.


                             

14 Aralık 2013 Cumartesi

El kahrını gene bögün yudan oldum..

        Doğarken kulağımıza Müslüm okudular herhalde.  Gene son güne bıraktık ölmeyi. Yakarsa bu dünyayı Şafiiler yakar diyordu Königsberg'li. Şarjın yüzde yüz olmadan evde çıkarsın ya hani, eşek oturur gibi bir telaş vardır üzerinde; hah o değil işte. İsyan ahlakı diye bir şey var mıdır bilmiyorum ama ahlaksızlık isyan olmamalı. Mahsun bir ifade yok insanlarda. Herkeste bir telaş, bir fenalık ,bir küflenmiş biber salçası tadı. Buz tutan anılarınızı hohlayarak canlandırabiliyor musunuz siz? Ben denemedim.
         Ömrümüzün beğenmediğimiz kısımlarını editleyebilseydik bir ömür vakit isterdim buna. Hüzün viraliyim sanırım bu hayatta. Bahtımızı kim siyaha boyadıysa iyi boyamış, tinerle bile geçmiyor Sıfır dokuz uç aradığımız günlerin samimiyetini özler oldum. Sarı,turkuaz mavisi, kırmızı Atlas uçlu kalemler vardı yirmi sekiz Şubat döneminde. Odam kireç tuttuğu için mi yüzüm gülmüyor acaba? Nedendir bilmem bir beşerin bu kadar beşer olabilmesi. Zulüm ve sevgi aynı çeşmeden akıyorsa bize neden hep kireçli su geliyor ulan. Geçtiğim yollardan geri dönerken yollarda kalan gözlerimi buluyorum.
         Kahve masasında geçirilen hayatlar var. Mesela samimiyetten gökyüzü yapsalar, güneşi kahve masasının yeşil örtüsü olurdu. Bir ayağı ötekilerden kısa olduğu için sallanan bir masanın altına kağıt koyulmaz Yılmaz, eski gazete koyulur. Rabbim beni sev.Kaleciyle karşı karşıya bırakma, biliyorum, çok farkla auta atarım.




                   
             

7 Aralık 2013 Cumartesi

Taslak Oluşturdum


       Capslock tuşunu açık unutmuşum yüreğimde. Bazen babamı özlüyorum. Bazen fazla alıp yemediğim ekmeklerin ertesi güne küflenmesini. Masaya yapışmasın diye demliğin altına koyduğum bültenlerin samimiyetsizliğini. Ara sıra tırnak içine alamadığım alıntıları düşünüyorum. Hata yapma fırsatını Adem'e vereni.. Bir harfin cümle içerisinde gizlenmesini. Cevap hakkı doğmuyor acılara lâkin..
       Kaşın gözün gereksizliğini, ötekileştirenin ne olduğunu. Ötekileştirmeyenin ne olduğunu. Dağlardaki keklikleri. Hazır mantıdaki kekikleri. Sağ omzumdaki melek okuma yazma bilmiyor. Orta Asya çingenelerine üzülüyorum. Alternatif acılar yeğliyorum. Alternatif sızıları. Alternatif olan ne varsa arıyorum. Başka dilde acıyı. Eski dilde yarayı. Allah kuluna kâfidir ama galü belayı hatırlamıyorum.
       Güncel hayat devam derken,yürürken,nefes alıp verirken,şükretmeyi, yetinmeyi sabretmeyi istiyorum. Yetinmeye yetinemiyor,sabretmeye sabredemiyorum. Bir su damlasının dörtte birinin ne kadar kaypak olabileceğini pasta dilim grafikler gösteremiyor mesela. Bileklerim ince ancak cilve de, kaderde eğreti duruyor. Bir son dakika haberi ile bölünsün istiyorum her zerrem. Parçalarım dahi bulunamasın. Bu kadar yaşanacak ne vardı sahi.
           Ertesi güne erteleyeceğim, yaşanmadık kaygılarımın üzerini de gazeteyle örtsünler. Cenazem yıkanmasın. Daha dün düş aldım.