20 Kasım 2014 Perşembe

SANATKÂR




             Benimle, benim size nazaran acaip ve muammalı varlığımla hepiniz uğraşıyorsunuz.Hepiniz beni, büyük bir eserin kahramanı, pek büyük şöhretlerin meftunu olarak tanıyorsunuz. Ben ise, her akşam sahnede başka rol yapan tiyatro aktörleri gibi, sizin aranızda hep başkalarının hayatını yaşamaktan usanmış bir insanım. Siz beni çok seven, insanları en çok anlayan, içinizde en mesut biri olarak tasavvur ediyorsunuz. Sizin aradığınız saadeti eşyayı kendisinin zaruri bir yarımı halinde tanımak kafi imiş. Halbuki ben, varlıkları ve insanları kendime en müthiş yabancılar gibi tanımak için bütün aşkımı harcadım, kalbimi bu uğurda kullandım da şimdi onların hasretiyle benliğime binbir işkence yapıyorum. Halbuki ben de saadeti duyabilirdim, çünkü bu şeyler herkesle olduğu gibi benimle de paylaşılmıştı.Yaşayışımın her haileli safhasında ,  hayatın her korkunç anında ateşin bir tecrübenin benliğime şunu öğrettiğini söyleyebilirim: Herkes gibi yaşamak lazımmış.
   Bu insan yığınlarından ibaret herkes, çokluk resmine nasıl safiyane tapıyor ! Ben bugüne kadar hayatın çokluğuna uyarak, hem gece hem gündüz içinde , hem dostluk hem fitne ile, hem gülerek hem ağlayarak , her yerde ve herkesle yaşanabileceğini bilmiyordum. Her insanın , her zayıf ve gözümde değersiz olan varlığın arayan gözleri, koparan tırnakları, fitne kuran düşüncesi ve bir cinsiyet olduğunu düşünmek istememiştim. Halbuki bunların hepsine hayatta yer vermek lazım geliyormuş. Bana vücuda tapınmak öğretilmeliydi.
  Bu, büyük maharet olacaktı. Bazı baktığınız, fakat hiçbir şey anlamadığınız bedbaht yüzüm belki o zaman bir an olsun : “ben de gülmeye hak kazandım” diyebilecekti. Bana yaşamak öğretilmeliydi.
  Ben kimseyi tanımıyorum; kimsenin dilinden anlamıyorum. Eskiden hatırlıyorum, ben çocukken evimize adamlar ve kadınlar gelirdi. Gelişlerinde heyecan duyar, bir şey yapacaklar, sanki mukadderatıma ait bir şeye karar verecekler sanırdım.Halbuki onlar sadece oturur, konuşur, yine gelişlerindeki manasızlıkla çekip giderlerdi. Bunlar ne boş kalplerdi, ne zayıf mahluklardı!  Şimdi ben şüphelerim be korkularımla kızgın ateşten bir kızağa bağlanmış, onunla birlikte dönen bir işkence mahkumu gibiyim. Vücudum bütün şüphe ve korku yaralariyle kaplandı. Karanlım bir köşede gizlenip yaşamayı her zafere tercih ediyorum. Artık kalabalığın, neşenin kanatlarında yükseldiği hava içinde herkes gibi mesut tebessümlerimle zehirlenmekten kendimi kurtardım. Bu havaya ben kinle , isyanla, en kuvvetli çelik zırhları kıran asabiyetle karşıtım. Herkesin güldüğü yerde ıztırap çektim. Onların gülüşleri kinimi, sanki bu ıztırabı besledi. En büyük hisleri bu kinle bu ıztırabın içinde sakladım. Aşkın,ıztırabın, sefaletin olduğu gibi büyük şereften en karartıcı zillete düşmenin tadını da aldım. Hayatı ve insanları bu alçalma içinde tanıdım. Herkes kendisine tapılmasını istiyor, zaferin heykeli olmak istiyor. Ben bu heykeli kırmak istiyorum. Tapınılmak , alkışlanmak istemiyorum. İrademin eserini, insanların arasında görerek uzak ve gizli yerden sadece seyretmek istiyorum. İnsanlar benim ıztırabımın  dar ve kudurtucu bir ihtirastan doğduğunu sandılar. Halbuki ben hadiselerin niçin böyle oluşuna karşı asabiyetli ıztırabı taşımıyorum. Olması lazım gelen , bütün kainatın ve bütün fani varlıkların mutlak iradesinden fışkıran en büyük hadiseler önünde bile bu tecelliye, bu oluşa hayran kaldım. Bu kadere tapındım ve  onu sevdim. Kainatın ve varlıkların önünde insanlara karşı gayızla ve nefretle sarsıldığım anlar oldu.Bu güzel kainatı , bu hudutsuz vecd ve istiğrak halikını, bu ruhsuz insanlardan kıskanıyordum. Halik bu insanları kainattan çıkarıp atmalıydı.  Fakat onların yerine koyacak ümmetim yoktu. Bu ilahi kini aşk ve muhabbetle tebdil edecek vasıta ta bulamadım. Yaşamak gibi ilim ve felsefe , şöhret ve servet gibi şiir ve sanat, bunların hiçbiri ihtiraslı gayzımı içimde büsbütün boğup öldürmedi. İnsanların bunca asırlık ilmi karşısında, kainatın hikmet ve felsefesinin önünde vecd içinde durduğum bazı anlar, içimden gelen sesi hatırlıyorum: “Cani olacağım, kat’i ve kurtarıcı hüküm ! “
     Benliğimi nefretle ürperten saadeti, bana her temasında, üstümde iğreti bir elbise sandım. Onu, ıztırap içinde ruhunun felce uğramış sıska iskeletini göstermekten korkan saadet dilencilerine bağışladım. Iztırabımı kaybetmekten korkuyorum ve saadete götüren yolda hızla uzaklaşarak, ıztırabın cehenneminde benliğimin tahammülünü denedim. Iztıraplarımı ben yarattım, ben aradım. Zira insanlar kendilerince iyilikten başka bir şey yapmazlar. Fakat ben aczim, benim sefaletim, mutlak varlığına mahsus olan kuvvetlerdendir ve sizin aczinizle sefaletlerinizden başkadır. Fani varlığımı gıda yaparak  yarattığım eserde gördüğünüz sefalet kahramanı, ruhunu herkesten kuvvetli olduğunu sandığı halde hayatın çukurunda sürünen kahraman , işte o bendim. Kah kendisiyle eğlenen, kah muvaffakiyet dilenen gururlu dilenciyi tanıdınız mı?   O, ruh istihzasından kendine guru hissesi çıkarmasını bilen samimi sahtekarlık benim sanatımdı. Sanatım bu Allah’la rekabete yeltenen aciz inatçı ruh, bana tek bir kıymettar hediye bırakan sevgilimdir: Iztırap. Bende her hakikat davasının, her inatçı ve haşin buhranın , her hareket nazariyesinin gayesi gibi yaşayan ıztırap, beni bütün sevgililerden , herkesten ayırdı. Bu kıskanç sevgili, kendini gıdalandıran sevgili yüzleri de çiğneyip mahva çalışıyor. Yalnız başına bana , eserde olduğundan fazla hayatta hakim olmak için benimle mücadele ediyor ve beni her an yeniyor. Ben ona teslim oldum, mukavemet kuvvetlerim onun elindedir.  İşte eserde tanıdığınız müşfik yüzlü sefalet, onun iradesi altında zebun yaşayan benim ruhumun çehresidir.
     Beni hiç anlamadınız; hiçbirinizin görmediği yerde işlediğim günahları bilmiyorsunuz, zaaflarımı tanımıyorsunuz. Fakat duada ve namazda, Allah’ın huzurunda, ruhunun karşısında akan göz yaşlarımı da görmediniz. Hayır, hep size bağlanarak , sizden umarak , sizin, içinde değersiz, ihtirassız, gayesiz ve hakikatte gurursuz bir hiçlikten başka bir şey bulmadığım gururlarınıza nefesimi, hissimi feda ederek yaşamak istemiyorum. Mukadderatım sizin mukadderatınıza bağlanmış. Sizin ellerinizi tutmadan, size yalvarmadan , sizinle sevgi birliği yapmadan ilerleyemezmişim. İstemiyorum, artık sizin mukadderatınıza bağlanarak, sizden halis umarak yaşamak istemiyorum. Gidiniz insanlar , beni yalnız bırakıp gidiniz, belki bu yalnızlıkta birlikte selameti bulurum.
    “Benim ne dostum,ne ailem, ne vatanım var!”


                                                         Nurettin Topçu/ Hareket/1939

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder